NEBAHAT REYHAN OYTAN - By Selin Kockaya


Kapıdan içeri ilk girdiğinde, ona hayran oldum.
Hatta mimiklerimi kontrol edememiş olacağım ki gözlerim parlamış. O’nun suratında ise şaşkınlık vardı. Bende hayranlık. O’nda şaşkınlık. Sadece bir iki hafta sonra bakışlarımız değişecekti. Ben de şaşkınlık O’nda hayranlık.
Neden mi? Kapıdan içeri ilk girdiğinde o da diğer tüm danışanlarım gibi “Kanserle dans ediyordu”. Ama bir farklılık vardı. Hatta bir kaç farklılık. Bir kere bile bakımsız görmedim ben onu. Bir kere bile makyajsız. Ayakkabısı tozlu, ojesiz, takısız…
Bir de elinde hep bir “poşet” olurdu. Hayır efendim, ecza poşeti değil. Onun hep dışarıda yapılacak “küçük” bir işi olurdu. Evine yardıma gelen hanımın kızının okula gidecek bir şey bırakacak olurdu, komşusunun torununa taze bir sebze götürecek olurdu. Çok sevdiği bir resmi çerçeveleticek olurdu. Yürüyüşe çıktığı yollar hep çok kısaydı çünkü dermanı olmuyordu daha fazlası için. Ama mutlaka çıkıyordu. Hep yapacak bir şey buluyordu. O gün için hedefi oluyordu, sebebi oluyordu. Hatta bir gün, onu karşılamak için ayağa kalktığımda, çorabımın kaçtığını fark etti. O’nun gibi bir hanımefendinin gözünden asla kaçmazdı. Mesai saatlerim çok yoğundu. Akşamsa arabama binip evegidecektim. Kimse görmeden eve kaçabilirim dedim ona. Seansımız bitti. Bir saat sonra diğer hastamı uğurlarken bekleme odasından çıkıp geldi. Elinde bir “poşet” vardı yine. Sana çorap getirdim dedi. “Ne gerek vardı Reyhan Hanım” dedim. “Kimse görmeyecek dedin ama en büyük şahidi unuttun. Sen göreceksin!” dedi. Suratında kendimi nasıl unuttuğumu ya da önemsemediğimi anlayamayan biraz da azarlar gibi bir surat vardı.
Dedim ya bu kadın farklıydı. Çünkü ben o kadar yaranın, berenin, hastalığın içinde çorap kaçığımın dikkat edilmemesi gereken bir ayrıntı olduğunu düşünmüştüm. Karşımda “Dansın Kraliçesi”  hata yaptığımı söylüyordu. O günden sonra kendime en büyük alıcıyı, acımasız moda ikonunu, yargıcı kendim tayin ettim. Benim müfettişim ben olacaktım.
Reyhan hanım Meme CA idi. Benimle tanıştığında ikinci nüksünü yaşıyordu. “ Daha önce atlattım. Yine atlatırım. Ama yine de korkuyorum. Bir önce ne yaşadıysam aynısını yaşıyorum.” diyordu. Başına ilk geldiğinde biraz çaresizlik hissetmiş, bu sefer hissetmiyordu yine dans ediyordu. Ama bu sefer korkuyla. Partner aynı partnerdi. Bir önce dans ettiği partneriyle dans edecekti. Onu tanıyordu. Bu sefer korkuyordu. Sanki ona uygun olmayan bir dans partnerine karşı hissetmemesi gereken hisleri hissediyordu. Radyoterapiyi ve Kemoterapiyi eş zamanlı alıyordu.
Bizde sık sık görüşüyorduk. İlçalar fiziksel çalışıyordu. Bizse duyguları çalışıyorduk. Her seansın sonunda gözlerimiz parlıyordu. O ne kadar çok şey öğrendiğini ne kadar faydalı olduğunu söylüyordu. Bense zaten karşımda “Dansın Kraliçesi” duruyor üstüne ne kadar koymuş olabilirimki diye düşünüyordum… Diğer danışanlarıma tavsiye ettiğim her şeyi yapıyordu zaten. Davranış ödevlerinin hepsi eksiksiz yapılıyordu hatta fazlası bile oluyordu. Duygusal olarak tabiki iniş çıkışlar yaşıyordu ama hangi duyguyu yaşarsa yaşasın iyi ya da kötü olarak değerlendirmiyordu. Sadece “yaşıyorum” diyordu.  İkinci nüksünde iki duyguyu çok ağır yaşıyordu. Korku ve panikleme. Yaşadığı tüm bu korkularda haklıydı da üstelik.
Eşi Süvariydi. Yani geminin birinci kaptanı. Bir tanecik oğlu vardı. Yerlere göklere koymaya kıyamıyordu. Onu da babası gibi kaptan yapmayı kafasına koymuştu. Oğluda başka bir gemide ikinci kaptan olarak görev yapıyordu. Evinin iki direği de denizlerde çalışıyordu. İkisini de aylarca görmüyordu. Diğer tüm akrabaları uzaktaydı. Üstelik yardım etmek için çok hevesli değillerdi. O da yardım istemeyecek kadar gururluydu. Eve hafta da bir gelen yardımcı bayanı, iki komşusu ve tedavi ekibi vardı onun için.
Bir sürü korkuları vardı. Yalnız ölmek en başta geliyordu. Sadece hasta olduğu için değil. Yanı sıra her sağlıklı insan kadar ev kazası, trafik kazası ya da ani gelişebilen başka bir sağlık sorununun onu bulmasından ve yalnız yakalamasından korkuyordu. Bir de panikliyordu zaman zaman. Bunu şöyle tarifliyordu. “Birden sanki kapının arkasından kötü bir şey çıkıp gelecekmiş gibi, annem beni azarlıyormuş gibi, babam haksızca dinlemeden beni cezalandırıyormuş gibi nefesim kesiliyor. Kalbim hızla çarpmaya başlıyor. Kendimi çok savunmasız ve aciz hissediyorum. Ne yapacağımı kestiremiyorum. Güvendiğim bir yere gitmem gerekiyor. Hastaneye ya da eve koşmak istiyorum. Ancak öyle kendime bir şey yok Reyhan, sakin ol Reyhan, kapının arkasından bir şey çıkıp gelmeyecek, annen baban burada değil diyebiliyorum” diyordu. Bazen alış veriş merkezinde yakalanıyordu bu panik anına. Eve gitmesi uzun sürüyordu. O kadar uzun süre o duygularla yaşamak istemiyordu. Zaten o sırada ona beş dakika bir ömür geliyordu. İki duygusuyla da çalıştık. Hem korkularıyla hem de ani gelen panik anlarıyla.
O doğuştan bir dansçıydı. Elinden gelenin en iyisini yaptı ve ikinci kez dansın sonuna geldi. Dans partnerine veda ederken gülümsüyordu. Sonuçları temiz gelmişti. İnatçı ve gururluydu. sahnelerden…


Artık aile dostu olmuştuk. Oğlunun düğününe gittik. Sonra torununun doğumuna. İki arada bir dere de araba diye tutturmuştu inatçı kraliçe. Kısa zaman sonra bizi arabasıyla gezdirmeyi teklif edecek kadar ilerletmişti. Eşi gelmiş birkaç ay kalmış gitmişti. Oğlu da kendi oğlunun doğumundan sonra sefere çıkmıştı. Gelini, torunu, kendisi, yeni aile dostaları biz ve diğer komşular güzel bir yaz geçridik. Son Pet CT taraması da temiz gelmişti. Kimsenin keyfine diyecek yoktu.
O bir çok hastaya örnek olmuştu, umut olmuştu.
Tedavi ekibi tarafından da seviliyor ve değer veriliyordu. Çünkü o gülümsemeyi hiç bırakmıyordu. Tedavi ekibi olarak biz ona baktıkça somurtmayı anlamsız buluyorduk. Hatta içten içe utanıyorduk. Sonunda bitmişti. Tüm tedavi ekibiyle el sıkışarak ayrıldı. Tedavi ekibi giden hastayı bir daha görmek istemez. Çünkü hasta geri geliyorsa tüm süreç yeniden başlıyor demektir. O yüzden biz tedavisi biten hastalara “çaya kahveye bekleriz” diyoruz yüzümüzde alaycı bir ifadeyle. Sanki hastalığa duyurmaya çalışıyoruz burda işin bitti diye.


Aylar geçti… Koca bir yaz, bir son bahar… Sonra o haber geldi. Metastaz ve agresif ilerliyordu. Tedavi kısıtlıydı.Kaşlar çatıldı, yürekler burkuldu, geldi yine çaresizliğin insanın midesine oturan ağır yükü. Herkesin omuzları düşmüştü. Bir kişi hariç!

Dansın kraliçesi yılmıyordu. Yürüyebildiği kadar yürüdü. Poşeti taşıyabildiği kadar taşıdı. Artık sadece belli bir pozisyonda yatabiliyordu. Ev ziyaretleri başlamıştı. Acı çektiği belli oluyordu ama yine de gülüyordu. İyileşince yapacaklarından bahsediyordu. Gideceği yerlerden bahsediyordu. Gelinine rica ediyordu, internetten bana bak söyle. Uçak parası ne kadar? Otel ne kadar? Tam pansiyon mu yarım pansiyon mu? Bu bilgileri alıp somutlaştırıyor, hayal etmesi daha kolay oluyordu. Kitap okuyamıyordu midesi bulanıyordu. Komşusu gelip okuyordu. Onunla da ayrı plan yapıyordu. Arabayla şuraya gideriz, buraya gideriz. Dua ediyordu bol bol. Bir dakika bile bırakmıyordu.

Eşi gelmişti görevden. Oğlu hala seferdeydi. Durum ağırlaşınca eşinden rica etti. Hastaneye yatırıldı. Bilinci kapanmıştı neredeyse. Morfinin etkisiyle halüsünasyonlar görüyordu. Sesimi duyacağını biliyordum. Seslendim. İki saniyeliğine gözleri parladı. Sonra tekrar kapandı. Ben ellerine masaj yapıyordum, üşümüştü bakımlı elleri. Arkadaşı ayak ucunda duruyordu. Ayağını örterken öptü. Nasıl bir bağ ki bu? Kan bağının dışında arkadaşınız ayağınızı öpsün? İşte bizim dans kraliçesinin etkileriydi bunlar. Gelini baş ucundan bir dakika bile ayrılmıyordu. O gece eşi başında dudaklarını ıslatırken gülümseyip gözlerini kapadı bizim kraliçemiz.


Bir dakika bile pes etmeden, bir dakika bile vaz geçmeden. İnatçılığından ödün vermeden.O an insanın aklına kendi ölümlülüğü geliyor. Yanımda kimler olacak? Nasıl olacak gibi basit insani gayri ihtiyarı düşünceler..
Son bir ders verip gitti kansere. Önemli olan nerde nasıl kimlerle olacağından çok en büyük şahidin olan kendinle nasıl vedalaşacağın?
Yenik ve çaresiz mi olacaksın yoksa kendinden emin mi?
Korkmuş ve intizar içinde mi olacaksın yoksa cesaretli ve dik mi?
Sinmiş ve mutsuz mu olacaksın yoksa umut dağıtırken gülümseyerek mi vedalaşacaksın?

Kendinle nasıl vedalaşacaksın dansın ustası?

Selin Kockaya

3 yorum:

esen esen dedi ki...

Gözyaşlarıyla okudum kaderdaşımın yazgısını alllah nur içinde yatırsın nasıl bir danssa bu tam bittti derken yeniden sahneye davet ediyor dansın uzun sürüyor meşekkkatle devam ediyor bazen yeniden mutlu son bazen............alllah şifa versin arkadaşlarıma upuzun bir yolculuğa çıkan arkadaşımızda huzur içinde uyusun

Seda Zenginer dedi ki...

Yeryüzünde tanıdığım meleğimdi o benim hem arkadaş hem mükemmel bir anne idi bana çok emeği geçti allahım nur içinde yatırsın Seda zenginer adım size bu güzel yazı için teşekkür ederim sağlıklı yıllarınız olsun

NECLA ŞEŞEN dedi ki...


Bir türlü inanamamak,kabullenmemek;kabullenmek istememek.sizi dünyada en iyi,belkide tek anlayan insanın bir anda dönmemek üzere gitmesi ve yapayalnız hissetmek.canınız sıkılınca derdinizi paylaşacak samimi birini bulamamak.ölüm haberini aldığınız yere bir daha asla dönmeme isteği yaratır.sevdiği şarkı çaldığında yada özlediğinizde deli gibi ağlamak.Gözlerinizin onu araması ama onun bir türlü gelmemesi.çaresi olmayan,tek tesellinizin cennete gitmiş olma düşüncesi olduğu ve elinizden gelen tek şeyin onun için dua etmek olduğu dünyanın en zor durumlarından biri. RABBİM MEKANINI CENNET EYLESİN..